12 Ekim 2026 - Pazartesi
YEREL YÖNETİMLER: DEMOKRASİ Mİ, EKONOMİK YÜK MÜ?
.
Yazar - Cengiz Doğan STRATEJİK ANALİZ
Okuma Süresi: 8 dk.

Cengiz Doğan STRATEJİK ANALİZ
-
2024 yerel seçimlerinin Türkiye ekonomisine maliyetine şöyle bir bakalım. 31 Mart 2024 Mahalli İdareler Genel Seçimleri için Yüksek Seçim Kurulu’nun yaptığı harcama yaklaşık 2,5 milyar lirayı buluyor. Siyasi partilere Hazineden yapılan yardım 6,68 milyar lira. Belediye başkanlığı için adayların seçim kampanyalarında yaptığı harcamalar ise yaklaşık 16,2 milyar lira olarak hesaplanıyor.
Böyle bakıldığında ortaya 25 milyar liranın üzerinde bir seçim ekonomisi çıkıyor. Bu rakam yaklaşık o günün kuruyla 795 milyon dolara karşılık geliyor. Belediye meclis üyelerinin seçim kampanyaları için yaptığı harcamalar da hesaba katıldığında rakamın 1 milyar dolara yaklaşması şaşırtıcı değil.
Peki, bütün bu para ne için harcanıyor?
Benim partimin adayı kazansın. Benim belediye meclis üyelerim çoğunluğu elde etsin. Belediye yönetimi benim siyasi anlayışım doğrultusunda şekillensin…
İşte tartışılması gereken asıl mesele burada başlıyor. Yerel yönetimlerde siyasi iktidarın yalnızca hizmet üretme gücü değil, aynı zamanda imar kararları, ruhsatlar, ihaleler, taşınmazlar, yatırımlar ve belediye kaynakları üzerinde önemli bir yetkisi bulunuyor. Dolayısıyla seçim yarışının ekonomik büyüklüğü kadar, seçim sonrasında ortaya çıkan güç alanının nasıl kullanıldığı da sorgulanmalı.
Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Her belediye başkanını, her belediye meclis üyesini yolsuzlukla, kayırmacılıkla ya da kamu kaynaklarını kötüye kullanmakla suçlamıyoruz. Ancak son yıllarda yerel yönetimlere ilişkin gündeme gelen soruşturmalar, gözaltılar, görevden almalar ve çeşitli suçlamalar, belediyelerin sahip olduğu ekonomik ve siyasi gücün daha sıkı denetlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Ortaya atılan iddiaların niteliği sistemin nasıl çalıştığı konusunda ciddi bir tartışma yürütülmesini zorunlu kılıyor.
Yerel seçimlerin yalnızca “hizmet yarışından” ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. Belediye başkanlığı beraberinde ciddi bir bütçeyi ve karar alma gücünü getiriyor. Belediye meclisindeki çoğunluk ise bu gücün kullanılmasında önemli bir rol oynuyor. Bunun sonucunda zaman zaman hemşericilik, partizanlık, adam kayırma ve siyasi yakınlık tartışmaları gündeme geliyor. “Bana oy veren mahalleye hizmet götüreyim, vermeyen mahalleyi ikinci plana atayım” anlayışı demokratik bir yönetim anlayışı olamaz. Aynı şekilde imar kararlarının, ruhsatların, ihalelerin veya belediye kaynaklarının siyasi yakınlık ilişkileri üzerinden şekillenmesi de yalnızca bir belediyenin değil, bütün yerel yönetim sisteminin sorgulanmasına neden oluyor.
Dahası var. Belediyelerde iktidar değiştiğinde personel değişiklikleri yaşanıyor. Yeni yönetim kendi kadrosunu oluştururken önceki dönemde işe alınan çalışanların işlerini kaybetmesi, kamu yönetiminde liyakat tartışmasını beraberinde getiriyor. Bir siyasi partinin seçim kazanması, belediyeyi o partinin özel şirketi haline getirme hakkı vermez. Belediye kamu kurumudur. Parası da vatandaşın parasıdır.
Şimdi bu düşünceler nedeniyle birileri çıkıp “Antidemokratik düşünüyorsun” diyebilir. Oysa tartıştığım şey demokrasi değil, yönetim modelinin ekonomik ve idari verimliliği. Geçtiğimiz aylarda köy muhtarlıklarının korunması, mahalle muhtarlıklarının ise yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylediğimde de benzer tepkilerle karşılaştım. Benim açımdan mesele demokrasiyle değil, kamu yönetiminin nasıl daha verimli, daha şeffaf ve daha adil hale getirilebileceğiyle ilgili.
Çünkü bugün asıl sorulması gereken soru şu: Vatandaşın ödediği vergilerle oluşturulan kamu kaynakları, gerçekten kamu yararı için mi kullanılıyor? Yoksa siyasi partilerin yerel örgütlerini güçlendiren, seçim dönemlerinde avantaj sağlayan, belli çevrelere ekonomik imkân oluşturan bir sisteme mi dönüşüyor?
Teknolojinin bu kadar geliştiği, kamu hizmetlerinin dijital ortamda saniyeler içinde takip edilebildiği bir dönemde yerel yönetim modelimizi yeniden tartışmak neden tabu olsun? Bugün ilde vali, ilçede kaymakam bulunuyor. Vali devletin ildeki temsilcisi, kaymakam ise ilçedeki temsilcisi olarak kamu kurumlarının koordinasyonunda, kamu düzeninin sağlanmasında, güvenlikte, afet ve acil durum çalışmalarında önemli sorumluluklar üstleniyor. O zaman belediyelerin bugünkü yapısı yerine, yerel kamu hizmetlerinin vali ve kaymakamların koordinasyonunda, güçlü bir kamu denetimi altında yürütüldüğü farklı bir model kurulamaz mı? Bu, elbette ayrıntılı biçimde çalışılması gereken bir öneridir. Anayasal ve yasal boyutları vardır. Yerel demokrasi, temsil, katılımcılık ve vatandaşın yönetime erişimi gibi başlıkların tamamının ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Ancak “Böyle bir model tartışılamaz” demek yerine, tartışmanın kendisini yapmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 25 milyar lirayı aşan bir seçim ekonomisinden söz ediyoruz. Bu kadar büyük bir ekonomik hareketliliğin karşılığında vatandaşın aldığı hizmeti, yönetim kalitesini ve kamu yararını da sorgulamak zorundayız.
Bugünkü sistemde belediye başkanı beş yıllık bir dönem için seçiliyor. Bir sonraki seçimde yeniden aday olup olmayacağı, seçilip seçilmeyeceği belli değil. Oysa devlet memurluğu, siyasi değişimlerden bağımsız olarak kamu hizmetinin sürekliliğini esas alıyor. Elbette bu durum memurların hiçbir şekilde denetlenmemesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, güçlü denetim mekanizmaları kurulmalıdır. Fakat görev süresi siyasi takvimle sınırlı olmayan, kariyeri kamu hizmetine bağlı bir yöneticinin kararlarını siyasi gelecek hesabından uzak alma ihtimali daha yüksektir. Dahası, görev yaptığı bölgede kişisel ticari çıkarı veya mülkiyeti bulunmayan bir kamu yöneticisinin imar kararlarında kendi arazisine değer kazandırma gibi bir çıkar çatışmasıyla karşılaşma ihtimali de daha düşük olacaktır.
Bir başka tartışma da son yıllarda sık sık gündeme gelen belediye başkanlarının ve belediye meclis üyelerinin siyasi parti değiştirmeleri. Seçmen bir partiye oy veriyor. Seçilen kişi daha sonra başka bir partiye geçiyor. Bu durum yalnızca siyasi etik açısından değil, temsil sistemi açısından da tartışılmayı hak ediyor. Belediye yönetimlerinin siyasi parti yapısından çıkarılarak daha profesyonel ve kamu odaklı bir modele dönüştürülmesi halinde bu tür transfer tartışmalarının da büyük ölçüde ortadan kalkacağını düşünüyorum. Aynı şekilde belediyelerin siyasi anlayışlarına yakın vakıf ve derneklere yaptıkları destekler de yeniden ele alınabilir. Kamu kaynağı kullanan bir kurumun, siyasi yakınlık üzerinden herhangi bir kuruma avantaj sağlamasının önüne geçilmesi gerekir. Bu kaynaklar kamu bütçesinde kalır ve doğrudan kamu hizmetine aktarılırsa bundan bütün vatandaş yararlanır.
Soruyu daha somutlaştıralım; Türkiye, yerel yönetimlere ne kadar para harcıyor? Bu paranın ne kadarı gerçekten vatandaşa hizmet olarak dönüyor? Seçim dönemlerinde milyarlarca lira neden harcanıyor? Belediye başkanlığı neden bu kadar büyük bir ekonomik ve siyasi güç alanına dönüşüyor? İmar, ihale, ruhsat, personel, taşınmaz ve sosyal destek kararlarında yeterli denetim var mı?
Ve en önemlisi… Vatandaş, kendisine hizmet edecek bir belediye başkanı mı seçiyor, yoksa beş yıllık büyük bir ekonomik ve siyasi gücün sahibini mi belirliyor?
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Demokrasi aynı zamanda kamu parasının nereye harcandığını, kamu gücünün nasıl kullanıldığını ve vatandaşın ödediği verginin karşılığında ne aldığını sorgulayabilmektir.
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları